Anasayfa arrow Yorum arrow Anka Kuşu Masalı
Anka Kuşu Masalı

Bir varmış, bir yokmuş. Bulutların üzerinde, yedi dipsiz vadinin ötesinde, bilgi ağacının dallarında yaşayan, kuşların hükümdarı bir kuş varmış. Tüm kuşlar onu hükümdar olarak bilir ve ona Simurg Anka dermiş. Her kuş bilmediğini gidip Simurg’a sorar, sıkıntısı olan kuşlar çözümü Simurg’dan bekler, varlık da yokluk da Simurg’dan bilinir, her iş Simurg’a havale edilirmiş. Simurg var oldukça, kuşların da  yaşamdan beklentileri varmış, her kuşun yaşamaya andı varmış, geleceğe dair umudu artarmış. Cümle kuşların yaşamına anlam veren, yaşamın enerjisini üreten, varlığıyla varlık hissedilen güçmüş Simurg Anka. O zamanlar henüz televizyon icat edilmemişmiş.

Prof. Dr. Sedat Cereci, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Öğretim Üyesi


Image“Nayır, nolamaz”lı seslendirmeleriyle, surdan sura atlayan sultan fedaileriyle, uçurumlardan aşağı yuvarlanan oyuncak arabalarıyla, fabrikatör Hulusi Bey’in kızını seven yoksul jönleriyle bir dönem gülünerek alay edilen Yeşilçam filmlerinin on yıllar sonra yeniden, günlerce süren fragmanların ardından defalarca yayınlanmasını; orta yaşını aşmış izleyicilerin, geçmişte kalan ve bir kez daha ulaşacaklarından emin olamadıkları refah dönemlerini eski filmlerde bularak maziyi özlemle anmalarından başka bir nedenle açıklamak anlamlı görünmemektedir. Türk sinemasının yoksul dönemlerinde yürek gücüyle ürettiği, 21. yüzyılın bilgiç sinemacılarına ilkel görünen görüntüleri, modern insanın kirli varlığına dupduru çizgilerle seslenmektedir. Televizyonun bayağılığıyla bütünleşmiş değerbilmezler, emek sinemasının izleyiciyi yüreğinden kavrayan gizemini anlayamazken, insanı daha yakınından kuşatan televizyonda kendilerini bulmaktadır..

Sinema gibi görüntüye dayalı bir teknikle insanlara seslenen televizyon, genel özellikleriyle sinemaya benzese de, hem fiziksel olarak insanların yakınında durmakta, hem de içeriğiyle onlara yakınlaşmaya çalışmaktadır (Cereci, 2001, 19). İnsanın yanı başındaki görüntülü bir araç olması nedeniyle popüler kültürün başat aracı haline gelen televizyon, gördüklerine, duyduklarından daha çok inanan insanlar için de tanrısal bir gücün sahibi gibi algılanmaktadır. Televizyon izleyicilerindeki iyiyi kötüden ayırma melekesi geliştikçe, televizyondan uzaklaşma oranı da artmaktadır. Teknoloji çağının prima aygıtı televizyonun büyülü ekranı, tüm cazibesine karşın eski Türk filmlerinin albenili sihrini yapamamaktadır. Ancak iletişim teknolojisi, büyüyü her defasında çok değişik formüllerle hazırlayarak izleyicileri avlama çabasını sürdürmektedir.

Dijital yayıncılıkla birlikte televizyon teknolojisinde yaygınlaşan sıkıştırma teknikleri, izleyicilere, daha kolay algılayabilecekleri, düşünmeden anlayabilecekleri görüntüleri aktarma yollarını da açmaktadır. Ana yapıyı bozmadan görüntü, ses, veri, içinde tekrar edilen ve ses içinde kulağın algılama eşiğinin altında bulunan bileşenleri iletmeyerek gönderilecek bilgiyi azaltan sıkıştırma teknikleri, insanın gördüklerini algılamasını kolaylaştırıcı, gördükleri için daha az beyin gücü harcamasını sağlayan nitelikler de taşımaktadır (Cücioğlu, 2007, 99). Bu gelişme de, yeni televizyon teknolojisinin, daha çok izleyen, daha az düşünen, hiç yargılamayan izleyicilerin çoğalma sürecine doğru yayılmaktadır. Yeryüzünün popüler yaşam tarzı popüler kültür, en popüler aracı olan televizyonla, dağ başlarındaki mezralardan derin vadilere kadar yayılmaktadır.

ImageAz düşünen, az okuyan, az gözlemleyen, az çalışan ancak çok konuşan, çok bağıran, çok tüketen insanların dev açlıklarını doyurma yolunda canla başla çalışan televizyon, kronik tinsel boşluk hastalığına ilaç üretmenin kaygısıyla insan aklının sınırlarını zorlarken, insanlara tek çıkış kapısı olduğu izlenimini de dayatmaya çalışmaktadır. 21. yüzyılın Anka Kuşu rolünü oynar görünmektedir televizyon. Çağın yüksek tempolu yaşam tarzları içinde sıkışıp kalan, kendilerinden ve çevrelerinden kaynaklanan sorunlara, hiçbir zaman sahip olamadıkları geleneksel kültürün verimli ürünlerinden uzakta, ilgisiz kapılarda çözüm arayanların yöneldikleri bir araca dönüşen televizyon, oyalama ve avutma konusunda uzmanlaşmayı başarma eşiğindedir.

Dünyayı, hemen hemen hiç dinmeyen kederin yaşandığı bir yer olarak gören Arthur Schopenhauer, “kendinizi, bu dünyayı, bir tür ceza kolonisi olarak görmeye alışmanızdan daha yararlı bir şey yoktur” (Rodges-Thompson, 2007, 51) demeden önce televizyonlu dünyayla tanışmış olsaydı eğer, dünyanın, insanın varlığının duru ve onurlu hücrelerine çıkar hesaplarından türeyen şerbet görüntülü zehir zerkeden televizyonla kirlenmiş bir çirkef olarak görülmesini içtenlikle dilerdi. Popülarite çağının insanına yaşama zevki veren, her anını tüm gerçek sıkıntılardan uzak duygularla geçiştirmesini ve geçici sarhoşluklar oluşmasını sağlayan televizyonu bu denli acımasızca eleştirmek haksızlıkmış gibi görünse de; teknolojisiyle göz kamaştıran televizyonun içeriğinin bir Aziz Nesin öyküsüyle veya geleneksel bir halk türküsüyle kıyaslanamaması, eleştirilerdeki gerçeklik payını ortaya koymaktadır. 

İnsan aklının mucizevi buluşuyla insanların yaşamına giren televizyon, özellikle sanayi devriminin tüm dünyada yayıldığı ve köylerden kentlere göçlerin hızlandığı bir dönemde kültür boşluğu içine düşen insanların imdadına Hızır gibi yetişirken, insanın tüm ruhsal yapısını ve değerlerini çepeçevre saran teknolojinin hızıyla da kuralları yıkıp sınırları aşan nitelik kazanmıştır. Komşu komşuya yapılan içten söyleşilerin yerine yapmacık repliklerle, ağıt yakan anaların yerine gırtlaklarını yırtarcasına bağıran insanlarla, düşünce ürünü güldürülerin yerine soytarı gösterileriyle, dili edebiyata dönüştürüp konuşan hoşsohbet  insanların söyleşileri yerine ağzı çok laf yapan insanların gevezelikleriyle çerçevesinin içini dolduran televizyon, izleyicilerinin anlayabileceği eksikliklerini, yüksek teknolojinin çekici unsurlarıyla kamufle etmektedir.

Imageİnsanın her hareketinin bir amacı vardır ve bu hareketler insanın ne yaptığı, neden yaptığı sorularının yanıtlarını vermektedir (Nutku, 2002, 204). Sahnede veya televizyon ekranında doğrudan bir ileti vermeye yönelik insan hareketlerinin niteliği, insanı ve insancıllığı anlatmak  açısından daha büyük önem taşımaktadır. Tüm görüntülü iletişim araçları içinde insan hareketlerinin ayrıntılı görüntüleri televizyondan izlenebilmektedir. Görüntülerin gerçeklerden küçük olması nedeniyle televizyon çalışanları çoğunlukla yakın plan çekimler ve ayrıntılar üzerinde çalışmaktadır. Böylelikle yaşamın yüzeysel görüntülerinin ardında kalan gerçekler televizyonda daha çok ön plana çıkmaktadır. Bu da televizyonu, izleyicilerin gözünde daha ayrıcalıklı ve önemli kılmaktadır.

Televizyon teknolojisinde ve yayıncılığında “gün” kavramı bulunmamaktadır. Televizyon için, durmaksızın akan zaman vardır ve televizyon, sürekli akan zamanı, insanların yemek, tuvalete gitmek, uyumak, dinlenmek, cinsellik gibi zorunlu gereksinimleri için bile zaman ayırmadan albenisi yüksek yapımlarla doldurma çabasındadır. Çünkü televizyon yapımları, izleyici sayısını her an daha da artırarak izleyiciyi ekran başında sabitleyip, onlar üzerinden büyük gelirler sağlamayı amaçlamaktadır ( Harley, 2005), 99). Tüm teknolojileri üreticileri, popüler kültür üreticileri, eğlence dünyası çalışanları, kurnazlar, cin fikirliler, en kolay anlaşılabilecek görüntülerle sınırsız kitlelere seslenme kaygısı taşımaktadır. İzleyicilerin de bir ucundan bu kaygıya katıldıkları dünyanın içinde, kişilerin psikolojisinden başlayarak toplumsal kültüre,  aile yapısına değin tüm yaşam alanı ve yaşam tarzları değişmektedir.

Artık ninelerin torunlarına, büyük bibilerin yeğenlerine, Kaf Dağı’da yaşayan Anka Kuşu masalını anlattıkları günleri, geleceğin malsallarını anlatan televizyon çağının insanları bile anımsayamamaktadır. Oysa en fantastik imgelerle oluşturulmuş Anka Kuşu, televizyon programlarında, gerçek olduğu savıyla anlatılan masallardan daha gerçek ve daha insancıl bulunmuştur geçen yüzyıllarda. Televizyon çağının Anka Kuşu televizyon, insanın gerçeklere dokunmasını sağlayabilecek ölçüde gelişmiş teknolojisiyle, yalanla bütünleşmiş izleyicilerine en büyük yalanları anlatırken; teknoloji üreticileri de, izleyicilerin bedenlerinin içine tümüyle kendi ürettikleri ruhları yerleştirmenin yolunu aramaktadır.

Kaynaklar
1    CERECİ, Sedat (2001). TELEVİZYONDA PROGRAM YAPIMI. İstanbul: Metropol.
2    CÜCİOĞLU, İbrahim (2007). “MPEG & JPEG”. BROADCASTERINFO. Mart 2007. Sa: 39, s.99-101.
3    HARLEY, John (2005). “Daytime TV”. THE TELEVISION GENRE BOOK”. Ed. Glen CREEBER. London: British Film Institute. S. 96-110.
4    NUTKU, Özdemir (2002). SAHNE BİLGİSİ. İstanbul: Kabalcı.
5    RODGERS, Nigel – THOMPSON, Mel (2007). “SIRADIŞI FİLOZOFLAR. Çev. Nur KÜÇÜK. İstanbul: İthaki.

 
© 2008 Broadcasterinfo - Sayı: 41 - Mayıs 2007
Joomla! is Free Software released under the GNU/GPL License.