|
Ferruh Alışır /
Bu ePosta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
Karanlık günleri seven Texas-Meksika hattı; hava daraltıcı bir tavırla Cohen’ler için yeni bir sınav gibi. Normac McCarthy’nin romanından yola çıkan bu uyarlama, şiddetin 1980 başındaki değişimini gösteriyor. Javier Bardem, Anton Chigurh’u ruhuna işlercesine oynuyor. Peki bu kaotik dünyaya bir hediye mi şiddet? Yoksa onu bu hale getiren insanlara mı ? Suçu, masum hayatlar üzerinden, “soğukkanlı” bir okuma No Country For Old Man.
Filmin bir country, hatta western union olmadığına ilişkin şüphem çoğalıyor. Modern dertler de değil. Ortahayatların parasal tutku hesapları arasında “felsefe hocası” kiralık katil Anton ne güzel sıkıyor hava tabancasını. Fabrikalarda gördüğüm en sıkı çivi tabancası gibi. Filmin lokal parçalanışı çok gereksiz. Hatta neden yol boyunca gittiği istikamette yüzlerce adamı havalayarak temizlemez anlamıyor, Amerikan düşünce sistemsizliğine bırakıyorum. Gökyüzünde ceylan avlarken “ava giden avlanır” misali ilk bölüme iyi bir giriş, sonrasında uğursuz bir sürek avı. Halen anlamadım ama Josh Brolin’in performansı diri geldi baştan ortaya...sonda yok çünkü. Para çantasındaki teknoloji bugün vardır muhtemelen, ama 1980’lerde alıcı verici elektronik teknoloji ne boyuttaydı onda da şüphem var. Her neyse... Kurguda bir problem de olsa, İhtiyarlara Yer Yok şiddeti post modern önermelerle önümüze koyması ile az biraz fark yaratsa da, burun farkı, saç farkı ile ipi göğüslüyor gibi... Payelenmesinde bu yazının payı olmadığı inancındayım.
Kan estetiği dediğim noktada şiddetin temiz sunulması ve kullanımı, yer yer sakınımı ve dışavurumu oldukça sıkı. Bu kardeşlerin en çok 1995 yılında askerliğim sırasında izlediğim Fargo filmi hala favorimdir. Nedenini bir bulsam rahatlayacağım. Ama yok. Nedensiz. Kişisel.
Senaryosunu bir roman uyarlaması olarak alsa da, filmde atmosferler, sahipsiz otel odaları ve o bilindik toprakların çöl çare ve farelerinde gezinen kameranın sihrinde müziğin olmayışı cesurca. Cüretkar ve yerinde. Sıcak topraklarda cehennemi cennete dönüştürmeye çalışan ortahayat TV’nin boş ve manzarasal etkinliği önünde el pençe duran görüntüleri favladım. Geçelim yazı turanın işi çözdüğü hesaplaşmalara. Bu katil aslında hayatın bir şekilde kararı gibi. Bir şans veriyor neticede. Hatta benzin istasyoncusu ile geçen diyalog ömür aldı benden (bu bir itiraf); şansını iyi kullanan tek kişi. Kaderci gibi “tura” ile kurtarıyor götünü. Adaleti beklerken, işini gören şerif kasabasını koruma güdüsü ile yaklaşıyor kendine. “Bir zamanlar”, diyor “silahsiz insanlar vardı, barış içinde yaşayan...”! Ya yerlilleri unuttular, ya da ben tarihi propaganda ile karşı karşıyayım. Fakat iş bu ki içgüdüleriyle Amerikan kültürünü bizlere tanıtan bir şerif, Clint Eastwood çıkışlı bir referansa sahip değildi. Bilinen bir kültür var kafamda. O da silah kültürü ki filmde rahatça üç sahne içinde silah marketi önünde bekleyen müşteri dikkatimi çekti. Silahını iyi kullanırsan şayet “Vietnam” hatırası için vesika oluşturabilir, hatta sınırları bile geçebilirsin. Film, klasik yapısını farklı sahne ve görüntü okumaları ile saptırıyor; yer yer süprizlerle oynayıp bilinen formlar dışına çıkıyor, soru olarak sürpriz trafik kazası sonunda rastlantıları çıkarıyor. Herkese yer var. Daha çok kötülere tabii. İzlemezseniz kaybetmezsiniz, izlerseniz emeğinizin karşılığını almayı unutun!
|