|
Prof. Dr. Sedat Cereci / Yüzüncü Yıl Üniversitesi Öğretim Üyesi Karakterlerin isimleri dile getirilmeden, yalnızca yaptıkları işlerle anılan, 1978 yapımı “Sürücü” adlı sinema filmi, yönetmen Walter Hill’in polisiye bir öykü görüntüsünün ardında derin bir kara mizah ve acımasızca bir kişilik eleştirisini yansıttığı yapıtlarından biridir (Sinema, 2008, 92). Filmdeki sinemaya özgü ince düşünceler, artistik yaklaşımlar, sanatçı ustalığıyla düzenlenmiş karmaşanın bir televizyon dizisi veya filmi olarak tasarlanmasına olanak bulunmamaktadır. Çünkü televizyonun ne tekniği, ne karakteri, ne yayın amacı; sinema filminin yansıttığı etkiyi, içerdiği dolaylı ve dolaysız iletileri ve sanatsal bakışı aktarmaya yeterlidir.
Televizyon, çok kolay anlaşılabilir görüntülü ve zamanı eğlenceli geçirmeye yarayan yüzeysel anlatımıyla, sanatın derinliğine ve inceliğine çok uzaktan bakmaktadır. Televizyon gerçekte, sinemanın derin içeriğinden, felsefeye dayanan iletilerinden, sanat çerçeveli görüntülerinden anlamayan ve hoşlanmayanlar için karşı bir seçenektir. Teknik anlamda birbirine çok yakın iki dal, içerik ve ileti bağlamında birbirinden çok uzak, hatta birbirine karşı iki görüşü simgelemektedir.
Gerçekmiş gibi görünen, ancak fantasyalarla oluşturulmuş, oyalayıcı görüntülerine karşılık televizyon, gerçek yaşamla bağlantılar kurarak insanları kendi dünyasının içine çekmekte, orada düşlerle oyalamaktadır. Gerçek yaşamın ritmi içindeki zikzaklar gibi izleyenleri bazen eğlendiren bazen geren televizyon, okuma yazma bilmeyen, mezralarda yaşayanlar da içinde olmak üzere herkese ulaşabilmenin verdiği rahatlıkla insanları gerçeklere benzeyen düş dünyalarına sürüklemekte rakip tanımamaktadır (Ertan, 2007, 140). Televizyon, insanların yerine düş kurup onları zahmetten kurtaran kolaylığın aracıdır.
Sinemaya film izlemek için giden sinema izleyicileri, sinema filminin öncesinde, arasında, sonrasında reklam izlemeye dayanamamaktadır. Çünkü sinema filmi, reklamla bölünemeyecek ölçüde bütün bir ileti taşıyan, bir sanat yapıtı duyarlılığıyla örülmüş, reklamın katı kapitalist emelleriyle bağdaşmayacak ölçüde duygusallıkla ortaya konan yapıt niteliği taşımaktadır (Sinema, 2008, 22). Çoğunlukla parasal kaygılardan çok uzak bir alanda çalışan sinemanın temel amacı, bireysel gücü de toplumun içine katarak kitlesel devinimleri, hareketleri, bazen devrimleri besleyebilecek bir birikim oluşturmaktır.
1960’ların sonlarından başlayarak pek çok ülke televizyonunda yayınlanan Tatlı Sert adlı dizinin 2008 yılında gösterime giren sinema versiyonu gibi, çok sayıda konu hem televizyonda hem sinemada filme aktarılmış, iki aracın farklı etkileri nedeniyle izleyicilerdeki izlenimleri de farklı olmuştur (Sinema, 2008, 34). Televizyon ekranında bir süre eğlenceli zaman geçirmek için izlenen filmler, sinemada toplumsal veya insancıl bir ileti elde etmek kaygısıyla izlenmiştir. Çünkü televizyon eğlencenin, sinema ise sanatın ve felsefenin aracıdır.
Kendisinden önce insanlara seslenen opera, tiyatro, resim gibi görülerek algılanabilen sanatlardan ve gazete, dergi, sinema gibi görüntüye yer veren araçlardan daha çok görüntü içeren televizyon, görüntünün medyası olarak tanımlanmaktadır (Cereci, 2008. 137). Görüntü, televizyonun temel hammaddesi, televizyon programlarının ana malzemesidir. Bu nedenle televizyon programlarının yapım ekibini oluşturan çalışanlar, yönetmen, metin yazarı, yapımcı, kameramanlar, teknik çalışanlar ve diğer tüm elemanlar görüntülerle düşünme alışkanlığı kazanmışlardır. Bir programın oluşması için yalnızca seçik, niceliği anlaşılabilir görüntüler televizyon çalışanları açısından yeterli bulunmaktadır.
Bir film üreticisi, serüveninin uygulamalı -görece olarak da daha kolay- kısmına başladığı zaman, hikayesini anlatacak tekniğin seçimini yapmaktadır. Filmin parçaları, izlerken filmin daha iyi anlaşılabilmesi için biçimlendirilmekte, düzenlenmektedir. Filmde en yüksek ölçüde tat alınması ve filmin içine yerleştirilen gizli gücün takdir edilmesi için çaba harcanmaktadır (Bone ve Johnson, 1991. 89). Sinema çalışanı bu çabayı harcarken, bir halk devriminin alt yapısını hazırlar kaygısıyla düşünmekte, irdelemekte, araştırmakta, filmi oluşturan her bir parçayı kitleleri alıp sürükleyecek bir bildiri gibi tasarlamaktadır.
Başta yönetmen olmak üzere sinema çalışanları, duyumları ve algıları ile toplumun içinde; düş gücü ve üretimiyle toplumun ötesinde bulunmaktadır. Sinema hedefine ancak böylece ulaşmaktadır. Toplumun kendisini görmesinde, kendisine yönelik eleştirisinde aracı olmaktadır. Bu noktada sinema, bireyi, toplumu en doğru ve ayrıntılı biçimde anlama ve algılamanın da savaşımını vermektedir (Cereci, 1997, 38).. Çünkü sinema bir sanattır ve sanatların en uluslar arası olanı olarak benimsenmektedir.
Olayların ve bu arada bayağılığın da medyası ve insanların günlük gevezeliği olarak (Séguéla, 1988, 107) anılan televizyon, öncelikle kitle kültürünün taşıyıcı ve aktarıcı aracıdır. Kitle kültürü ise yalnızca ezberleten, eğitmeyen, oyalayıcı unsurların seri halde üretimiyle, kopyalarla, zevk ve değerden yoksun ürünlerle ve bireyselliğe karşı ilgisizliği ile kişiliksizleştirmeye götüren; halk kültüründen farklı olarak, tekdüzeliğe eğilimiyle insan özgürlüğünü daraltan yapay bir kültür türüdür.
İnsanlar bir formu, güncel, sevimli ya da modaya uygun olduğu için sevebilmektedir. Şekil, tarihten geldiği için ya da doğa dışı göründüğü için de insanların ilgisini çekmiş olabilir. Şeklin, doğal, insan eliyle yapılmış ya da fantastik ifadeli olması, genel olarak ilgi ya da sempati kuralını değiştirmemektedir (Mülayim, 2008, 27). Televizyona gösterilen ilgi doğrudan, onun neden ilgi veya sempati çekici olduğunu düşünmeye bile gerek bırakmayan, açıkça görülüp anlaşılabilen, düşünme sürecini hesaba katmayan karakterinden kaynaklanabilmektedir. Yaş, cinsiyet, meslek, yerleşim yeri, eğitim durumu gözetilmeksizin herkes televizyon izleyebilmekte, gözleri görebilen ve kulakları duyabilen herkes televizyonu anlayabilmektedir.
Toplumbilimcilere göre televizyon; temel yapı olarak insanların diğer insanlar hakkında beslediği doyumsuz ve de şiddetli ilgiye dayanmaktadır (Yeni Dünya, 1995, 22). Onu ortaya çıkaran ve kitle ölçeğinde saygın, gerçek, güvenilir kılan da büyük ölçüde bu sonu gelmez merak duygusudur. Televizyon, insanlar için bir bakıma zaaf ve hatta ayıp sayılabilecek bir güdüyü tatmin edebilmek için çabalamakta ve bir tür dedikoducu görevi yapmaktadır. Sanatın gerektirdiği, düşün ve düşüncenin ufuklarını zorlayarak yeni açılımlar peşinde koşmak onun işine gelmemektedir (Cereci, 1997. 40).
Sinema da televizyon da ilgiyi çekip sempati oluşturabilecek görüntüleri kullanmaktadır. Ancak sinemanın görüntüleri, bir bütün oluşturan ve mutlaka düşünce örüntüsüne dayanan unsurlarla ortaya çıkarken, televizyon görüntüleri rasgele biçimde oluşmaktadır. Sinemanın, düşünce süreci ve artistik kaygılarla oluşturulmuş görüntülerine karşın, kendine baktırıp oyalayabilen görüntü televizyon için yeterli bulunmaktadır.
Kaynaklar- BONE, Jan ve JOHNSON, Ron (1991). UNDERSTANDING the FILM. Dördüncü Baskı. Illinoi: National Textbook Company.
- CERECİ, Sedat (1997). İLETİŞİVERELİM. İstanbul: Şule.
- CERECİ, Sedat (2008). MAĞARADAN EKRANA GÖRÜNTÜNÜN ÖYKÜSÜ. Ankara: Nobel.
- ERTAN, Engin (2007). KÜLT FİLMLER. İstanbul: Turkuaz.
- MÜLAYİM, Selçuk (2008). ARAŞTIRMACIYA NOTLAR. İstanbul: Numune Matbaacılık.
- SEGUELA, Jacques (1988). ANNEME REKLAMCI OLDUĞUMU SÖYLEMEYİN. İstanbul: Afa Yayınları.
- ŞİRİN, Uygar (2008). SİNEMA. Haziran 2008. Sa: 6. S. 22-23.
- YENİ DÜNYA. “Televizyon Maceramız”. Nisan 1995. Sa: 20. S. 22.
|