Eriş Özyurt /
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
Tüm dünyada görsel sanatlar denildiğinde ilk akla gelen tür kuşkusuz sinema. Sinemanın bambaşka bir doğası, milyonları peşinden sürükleyen bir büyüsü var. Yarattığı anlam kişiye göre değişir; ancak türün en basitinden bir değişim aracı olduğunu kabul etmek gerekir. Çoğu zaman propagandasını yapmak isteyen ya da eyyamlarını savunmak isteyen kitlenin elinde oyuncak olduğu da doğrudur; ancak yeri geldiğinde araç gibi kullanılsa da sinema amacın ta kendisidir. Saf bir sanat dalı olduğunu söylemek elbette mümkün değil; yer yer edebiyattan; yer yer fotoğraftan; yer yer de tiyatrodan beslenir. Belki de sinemanın bu denli çok sevilmesinin ana nedeni; birden çok sanattan besleniyor olması ve izleyiciye farklı bir doygunluk kazandırmasıdır.
Sinema sektörünün bu denli çok konuşulan, üzerinde tartışılan bir sanat dalı olmasının asıl nedenlerinden birisi de elbette yarattığı finansman. İşin ekonomisi oldukça kafa karıştırıcı olsa dahi bilinen bir gerçek var ki sinemanın tüm dünyada milyar dolarları bulan bir gücü var. Üstelik sektör ilginç bir biçimde hemen hemen hiçbir ekonomik krizden de etkilenmiyor; bunun ana nedeni sinemanın terapi özelliği olsa gerek. Krizden bunalan, belki işsiz kalan, belki borcunu ödeyemeyen vatandaş çoğu zaman bir rahatlama, sorunlardan kısa süreliğine de olsa uzaklaşma yöntemi olarak sinemayı seçiyor ve salonları dolduruyor.

İşte böylesi bir ortamda çok konuşulan, tartışılan konulardan birisi de ne ilginçtir ki; sanat sineması ile popüler sinema arasındaki farklardır. Geçtiğimiz günlerden birinde bir ticari filmin galasında hayli tanıdık olan bir oyuncuya; “sizin filminiz için sanat filmi değil, ticari film diyenler oluyor” diye bir eleştiri yönelttiler. Oyuncunun cevabı hala aklımda; “sinema zaten sanattır; bir de bunun ayrımı mı olur?”
İşte bu yazıdaki çıkış noktamız bu düşünce yapısı olacak. Eğer sinema zaten bir sanat dalıysa bizler neden her çekilen filme sanat eseri muamelesi yapmıyoruz? Ya da neden bazı filmlere popüler kültür sineması, bazı filmlere sanat sineması diyoruz? Bu ayrımcılığın nedeni nedir?
Öncelikle şunu söylemek lazım ki; toplum olarak kavramların içini boşaltmaya bayılıyoruz. Bunlardan en bilineni aslında popüler kültür kavramıdır. Bugün sanatta popüler kültür denince insanların aklına çabuk ve kolay tüketilen, bir süre sonra hatırlanmayan, insan zihnini kurcalamayan, düşünmeye sevk etmeyen ürünler geliyor. Oysa popüler kültür özünde toplum genelinin kalıcı kültürünü karşılayan bir kavramdır; ancak biz de modaya ayak uydurup popüler kültürü bilindiği anlamıyla kullanalım.
Popüler kültür sineması denen filmlerin özelliklerini biraz açmamız gerekir; son dönemde Türk sinemasının yükselişe geçmesiyle birlikte bu akımın da örneklerine sık rastlamaya başladık. Hatta yapılan filmlerin %50’sini bu kategoriye sokan sivri dilli eleştirmenler bile var. Bu türün genel olarak Türkiye’de 13-29 yaş arası genç kitleyi hedef aldığı bilinen bir durum. Millet olarak gülmeye aç olduğumuzdan, bu türün örnekleri kendilerine bu açığı kapatmayı misyon bilmişler. Komedi sinemanın vazgeçilmez bir alt dalıdır, bu konuda herkes hem fikir; ancak komedi sinemasında her zaman kalitenin çok önemli bir sınırı olmuştur. Ülkemizde gördüğümüz komedi bazlı popüler kültür filmlerinde yaşanan sıkıntılardan en önemlisi hiç kuşkusuz bu sınırı bir türlü çizememiş olmaları. Tabii gerçek şu ki; bu türün asıl amacı ticari başarıya ulaşmak. Bu yüzden çoğu zaman özverisiz, alelacele elden çıkmış işler görüyoruz.
Popüler kültür sinemasının en önemli özelliklerinden birisi ise televizyondan çokça yararlanması; örneğin televizyonda adını duyuran ve tanınan bir yıldız adayı ya da bir hayal kahramanı çok kısa bir süre sonra kendisini beyazperde de bulabiliyor. Bu da yapımcıların garanti anlayışı olsa gerek. Tutmuş, onaylanmış olandan sinema sektöründe de gelir elde etmek birçok finansöre mantıklı gelen bir girişim biçimi.
Türün en bilindik özelliklerinden birisi de argo ve küfre dayalı senaryoları. Tabii bu özelliğinde sosyolojik bir temeli var; 80’li yıllardan bu yana özellikle Kemal Sunal sinemasıyla birlikte yerleşen küfre dayalı espriler ülkemizde kanıksanmış hatta tabulaşmış durumda.
Her şey bir yana popüler kültüre yönelik sinemanın bu denli rağbet görmesini toplumun genel eğitim düzeyiyle açıklayan birçok otorite de var. Elbette eğitim her şey değil; ancak düşünme ve seçicilik özelliklerini artırdığını da yadsıyamayız.
Her şeyden önce sanat sineması dediğimiz türün temsilcilerine bir göz atarsak; hemen hemen hepsinin okumuş, aydın kesimin insanları olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Birçoğunun zaten sinemadan farklı, saygın bir mesleği var. Akımın temsilcileri, türün önde gelen isimlerinden Zeki Demirkubuz’un da dediği gibi karanlığa mektuplar atan tipler. Karanlığa mektup atmak deyiminden de anlaşılacağı gibi toplumun geneline değil de arayan, soruşturan, estetiği düşünen kitleye hitap ediyorlar. Buna yüksek sanat algısı demekte mümkün. Son zamanlarlarda birçok çevrede “ne kadar az kişi izlerse o kadar sanat filmi olur” anlayışı da oluşmuş durumda. Tabii bu abartılı bir yaklaşım olmaktan ileri gitmiyor; çünkü tüm yönetmenlerin asıl gayesi daha çok insana ulaşabilmektir. Ancak türün temsilcilerinin ticari bir amaç gütmeden çalıştıkları apaçık ortada.
Türü, özellikleri açısından popüler kültür ürünü filmlerden rahatlıkla ayırabiliriz. Sanat sinemasının ilk bakışta fark edilen özelliği; öncelikle söze değil görüntüye dayalı filmler olmasıdır. Göstermek sinemanın altın kuralıdır. İletişim fakültelerinin sinema derslerinde akademisyenlerin üzerinde durduğu ilk konu budur. Uzun planlar, dakikalarca süren sessizlikler, tabloyu andıran görüntüler genel olarak sanat sinemasında çokça karşımıza çıkar. Bu özellikler birçoklarını sıkabilir; ancak estetik algısı açık olan insanları daha da düşünmeye ve çözümlemeye ittiği söylenebilir.

Türün bir diğer özelliği ise cast seçimlerinde karşımıza çıkıyor. Popüler kültüre dayalı filmlerde yıldızlık olgusundan çokça yararlanıldığını söylemiştik; sanat sinemasında ise tam tersi, özellikle gün yüzüne çıkmamış isimlere ağırlıkla yer veriliyor. Hatta birçok yönetmen oyuncularını amatörlerden seçerek eğitimli oyunculara karşı tavrını koyuyor. Bunun ana nedeni gerçeklik duygusuna ulaşmak diye bilinir.
Sanat sineması örnekleri çoğunlukla vizyonda çok kısa bir süre kalır; hatta hiç vizyona çıkamayan örnekleri bile var. Bu sebeple daha çok festivallere yönelik bir takvim uyguluyorlar. Birçoklarının Kültür Bakanlığı dışında destekçisi yok. Eğer ödülle dönerlerse kendilerini kurtarıyorlar. Burada Altın Portakal’dan En İyi Film ödülüyle dönenlerin maksimum 50 bin; Cannes’ı sallayanların ise 150 bin izleyiciyi geçemediği bir türden söz ediyoruz.
Son yıllarda sinemacıların ortak çabalarından birisi ise aslında düşman kardeş de diyebileceğimiz bu iki türün; yani sanat sineması ve popüler kültür sinemasının harmanlandığı işler çıkarmak. Televizyon sayesinde ünlenmiş, adı magazin manşetlerinden inmeyen birçok ismin de sanatsal ağırlığı olan filmlerde başarıyla oynadığını görebiliyoruz. Bu türün temsilcileri de şimdiden vizyonda milyona dayanan bir izleyici kitlesine ulaşmış durumda.
Belki de sinemamızda ana sorun sanat filmlerinin fazla sanat kaygısıyla; popüler filmlerin ise fazla ticari zekayla çekilmiş olmasından kaynaklanıyor. Ne olursa olsun, sinema sektörümüzün gün geçtikçe büyüdüğünü bilmek bizler için büyük bir mutluluk.
Sinema sektörünün bu denli çok konuşulan, üzerinde tartışılan bir sanat dalı olmasının asıl nedenlerinden birisi de elbette yarattığı finansman. İşin ekonomisi oldukça kafa karıştırıcı olsa dahi bilinen bir gerçek var ki sinemanın tüm dünyada milyar dolarları bulan bir gücü var. Üstelik sektör ilginç bir biçimde hemen hemen hiçbir ekonomik krizden de etkilenmiyor; bunun ana nedeni sinemanın terapi özelliği olsa gerek. Krizden bunalan, belki işsiz kalan, belki borcunu ödeyemeyen vatandaş çoğu zaman bir rahatlama, sorunlardan kısa süreliğine de olsa uzaklaşma yöntemi olarak sinemayı seçiyor ve salonları dolduruyor.

İşte böylesi bir ortamda çok konuşulan, tartışılan konulardan birisi de ne ilginçtir ki; sanat sineması ile popüler sinema arasındaki farklardır. Geçtiğimiz günlerden birinde bir ticari filmin galasında hayli tanıdık olan bir oyuncuya; “sizin filminiz için sanat filmi değil, ticari film diyenler oluyor” diye bir eleştiri yönelttiler. Oyuncunun cevabı hala aklımda; “sinema zaten sanattır; bir de bunun ayrımı mı olur?”
İşte bu yazıdaki çıkış noktamız bu düşünce yapısı olacak. Eğer sinema zaten bir sanat dalıysa bizler neden her çekilen filme sanat eseri muamelesi yapmıyoruz? Ya da neden bazı filmlere popüler kültür sineması, bazı filmlere sanat sineması diyoruz? Bu ayrımcılığın nedeni nedir?
Öncelikle şunu söylemek lazım ki; toplum olarak kavramların içini boşaltmaya bayılıyoruz. Bunlardan en bilineni aslında popüler kültür kavramıdır. Bugün sanatta popüler kültür denince insanların aklına çabuk ve kolay tüketilen, bir süre sonra hatırlanmayan, insan zihnini kurcalamayan, düşünmeye sevk etmeyen ürünler geliyor. Oysa popüler kültür özünde toplum genelinin kalıcı kültürünü karşılayan bir kavramdır; ancak biz de modaya ayak uydurup popüler kültürü bilindiği anlamıyla kullanalım.
Popüler Kültür Sinemasının Yüzeysel Özellikleri
Popüler kültür sineması denen filmlerin özelliklerini biraz açmamız gerekir; son dönemde Türk sinemasının yükselişe geçmesiyle birlikte bu akımın da örneklerine sık rastlamaya başladık. Hatta yapılan filmlerin %50’sini bu kategoriye sokan sivri dilli eleştirmenler bile var. Bu türün genel olarak Türkiye’de 13-29 yaş arası genç kitleyi hedef aldığı bilinen bir durum. Millet olarak gülmeye aç olduğumuzdan, bu türün örnekleri kendilerine bu açığı kapatmayı misyon bilmişler. Komedi sinemanın vazgeçilmez bir alt dalıdır, bu konuda herkes hem fikir; ancak komedi sinemasında her zaman kalitenin çok önemli bir sınırı olmuştur. Ülkemizde gördüğümüz komedi bazlı popüler kültür filmlerinde yaşanan sıkıntılardan en önemlisi hiç kuşkusuz bu sınırı bir türlü çizememiş olmaları. Tabii gerçek şu ki; bu türün asıl amacı ticari başarıya ulaşmak. Bu yüzden çoğu zaman özverisiz, alelacele elden çıkmış işler görüyoruz. Popüler kültür sinemasının en önemli özelliklerinden birisi ise televizyondan çokça yararlanması; örneğin televizyonda adını duyuran ve tanınan bir yıldız adayı ya da bir hayal kahramanı çok kısa bir süre sonra kendisini beyazperde de bulabiliyor. Bu da yapımcıların garanti anlayışı olsa gerek. Tutmuş, onaylanmış olandan sinema sektöründe de gelir elde etmek birçok finansöre mantıklı gelen bir girişim biçimi.
Türün en bilindik özelliklerinden birisi de argo ve küfre dayalı senaryoları. Tabii bu özelliğinde sosyolojik bir temeli var; 80’li yıllardan bu yana özellikle Kemal Sunal sinemasıyla birlikte yerleşen küfre dayalı espriler ülkemizde kanıksanmış hatta tabulaşmış durumda.
Her şey bir yana popüler kültüre yönelik sinemanın bu denli rağbet görmesini toplumun genel eğitim düzeyiyle açıklayan birçok otorite de var. Elbette eğitim her şey değil; ancak düşünme ve seçicilik özelliklerini artırdığını da yadsıyamayız.
Sanat Sinemasının Yüzeysel Özellikleri
Popüler sinemada işler böyle yürürken; şimdilerde dillere bolca pelesenk olan sanat sinemasında işler çok ama çok farklı işliyor. Aslında sanat sineması söyleminin çıkış sebeplerinden birisi de popüler kültür sinemasının yaygınlaşmadır. Sinemaya farklı gözle bakan ve kalıcı işler çıkarmayı hedefleyen bir kısım emekçi; popüler kültür sinemasının yaygınlaşmasının ardından sinema kavramının da içinin boşaltmasından korktukları için bu söylemi yaygınlaştırmışlardır.Her şeyden önce sanat sineması dediğimiz türün temsilcilerine bir göz atarsak; hemen hemen hepsinin okumuş, aydın kesimin insanları olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Birçoğunun zaten sinemadan farklı, saygın bir mesleği var. Akımın temsilcileri, türün önde gelen isimlerinden Zeki Demirkubuz’un da dediği gibi karanlığa mektuplar atan tipler. Karanlığa mektup atmak deyiminden de anlaşılacağı gibi toplumun geneline değil de arayan, soruşturan, estetiği düşünen kitleye hitap ediyorlar. Buna yüksek sanat algısı demekte mümkün. Son zamanlarlarda birçok çevrede “ne kadar az kişi izlerse o kadar sanat filmi olur” anlayışı da oluşmuş durumda. Tabii bu abartılı bir yaklaşım olmaktan ileri gitmiyor; çünkü tüm yönetmenlerin asıl gayesi daha çok insana ulaşabilmektir. Ancak türün temsilcilerinin ticari bir amaç gütmeden çalıştıkları apaçık ortada.
Türü, özellikleri açısından popüler kültür ürünü filmlerden rahatlıkla ayırabiliriz. Sanat sinemasının ilk bakışta fark edilen özelliği; öncelikle söze değil görüntüye dayalı filmler olmasıdır. Göstermek sinemanın altın kuralıdır. İletişim fakültelerinin sinema derslerinde akademisyenlerin üzerinde durduğu ilk konu budur. Uzun planlar, dakikalarca süren sessizlikler, tabloyu andıran görüntüler genel olarak sanat sinemasında çokça karşımıza çıkar. Bu özellikler birçoklarını sıkabilir; ancak estetik algısı açık olan insanları daha da düşünmeye ve çözümlemeye ittiği söylenebilir.

Türün bir diğer özelliği ise cast seçimlerinde karşımıza çıkıyor. Popüler kültüre dayalı filmlerde yıldızlık olgusundan çokça yararlanıldığını söylemiştik; sanat sinemasında ise tam tersi, özellikle gün yüzüne çıkmamış isimlere ağırlıkla yer veriliyor. Hatta birçok yönetmen oyuncularını amatörlerden seçerek eğitimli oyunculara karşı tavrını koyuyor. Bunun ana nedeni gerçeklik duygusuna ulaşmak diye bilinir.
Sanat sineması örnekleri çoğunlukla vizyonda çok kısa bir süre kalır; hatta hiç vizyona çıkamayan örnekleri bile var. Bu sebeple daha çok festivallere yönelik bir takvim uyguluyorlar. Birçoklarının Kültür Bakanlığı dışında destekçisi yok. Eğer ödülle dönerlerse kendilerini kurtarıyorlar. Burada Altın Portakal’dan En İyi Film ödülüyle dönenlerin maksimum 50 bin; Cannes’ı sallayanların ise 150 bin izleyiciyi geçemediği bir türden söz ediyoruz.
Son yıllarda sinemacıların ortak çabalarından birisi ise aslında düşman kardeş de diyebileceğimiz bu iki türün; yani sanat sineması ve popüler kültür sinemasının harmanlandığı işler çıkarmak. Televizyon sayesinde ünlenmiş, adı magazin manşetlerinden inmeyen birçok ismin de sanatsal ağırlığı olan filmlerde başarıyla oynadığını görebiliyoruz. Bu türün temsilcileri de şimdiden vizyonda milyona dayanan bir izleyici kitlesine ulaşmış durumda.
Belki de sinemamızda ana sorun sanat filmlerinin fazla sanat kaygısıyla; popüler filmlerin ise fazla ticari zekayla çekilmiş olmasından kaynaklanıyor. Ne olursa olsun, sinema sektörümüzün gün geçtikçe büyüdüğünü bilmek bizler için büyük bir mutluluk.
| Sonraki > |
|---|







