Broadcasterinfo • Temmuz 2009 • Sayı: 65

  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır

Ya Devlet Başa…

Prof. Dr. Sedat Cereci / Yüzüncü Yıl Üniversitesi Öğretim Üyesi

Bilge Konfüçyus bir arkadaşına şöyle der: “Senin bir yumurtan var, benim bir yumurtam var. Sen yumurtanı bana versen, ben de yumurtamı sana versem, yine senin bir yumurtan, benim de bir yumurtam olmuş olur. Ama senin bir bilgin var, benim de bir bilgim var. Sen bilgini bana versen, benim bilgimle birlikte iki bilgim olmuş olur. Ben de bilgimi sana versem, senin bilginle birlikte iki tane bilgim olmuş olur” (Kılıç, 2009, 70). Maddeden öte bilginin ve kültürün paylaşılarak çoğalacağını kıssalaştıran Bilge Konfüçyus’un sözü, 21. yüzyılın dünyasında devletin ve kitle iletişim araçlarının çabalarıyla gerçekleşebilecek nitelik taşımaktadır. Erk sahibi devletin de, kamu yararına çalışan kitle iletişim araçlarının da, paylaşımı ve ortak yaşamı bir kültür haline getirebilecek gücü ve olanağı bulunmaktadır.

Türkiye’de yaşayan Kürt kökenli yurttaşların arasında 1980’li yıllardan sonra gelişen bölünme eğilimlerinin büyük ölçüde Türkçü, tarikatçı ve militarist düşünceden kaynaklandığını belirten hukukçu ve yazar Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, çocukluğunu geçirdiği Çorum’da, büyük çoğunluğu oluşturan Türklerin içinde Kürtler, Çerkesler, çok küçük sayıda olmakla birlikte Gürcülerin de barış içinde yaşadığını vurgulamaktadır. Halkın kendi içinde kız alıp verdiğini söyleyen Velidedeoğlu, ailenin küçüklerinin, gelinleri adlarıyla ya da “yenge” nitemiyle değil, “Kürt Nine, Çerkes Nine” diye çağırdığından söz etmektedir (Cumhuriyet, 1990, 2). Bu kaynaşmışlık, devletin politikaları ve yüksek teknolojiyle çalışan kitle iletişim araçlarının ortak çabasıyla gerçekleşme olasılığı taşımaktadır.

Ülkesine egemen olamayan, halkını yönetemeyen, yurttaşlarını mutlu edemeyen bir devletin değerlendirmesi yüzyıllar önce, yaşamın sırrına vâkıf olmuş bilge insanlar tarafından yapılmış ve bir özlü söz olarak bugünlere kadar ulaşmıştır: “Ya devlet başa, ya kuzgun leşe”. “Edirne’den Van’a kadar” diye şiirler yazıp, ancak dizeleri gerçeğe dönüştüremeyen, sınırları içinde görünen uzak topraklara bir bayrak çekip bir büst dikmekten öteye gidemeyen bir devleti de tanımlamaktadır bu özlü söz. “Basın milletin müşterek sesidir” diyen bir kahramanın kurduğu devletin, ileri teknolojiyi kullanan kitle iletişim araçlarını da içermektedir ataların vurgulu sözü.

Ülkeyi yalnızca başkentin penceresinden görmeye çalışıp, uzak yörelerdeki toprakları ve orada yaşayan insanları “saltanat noktası”ndan yönetmeye çabalamak, uzak toprakları gözden çıkarmakla eş anlam taşımaktadır (Cereci, 2008, 110). Kendilerini uzakta hisseden insanlar da doğal olarak, kendilerini bütünün bir parçası değil, bütünden kopmuş, bütünün merkezinden umutlanmaya gerek olmayan bir konum içinde görmekte, hatta kopmak için çaba göstermektedir. Çünkü sürekli bütünlükten, birlikten söz eden, ancak “saltanat noktası”ndan daha öteye gidemeyen yönetimin, sahip oldukları hukuku savunmak şöyle dursun, kendilerini gördüğüne bile inanmamaktadırlar.

Kendilerini sahipsiz hisseden bireyler ve toplumsal gruplar, haklarını korumak ve gereksinimlerini karşılamak için sivil toplum örgütleri oluşturma yoluna gitmektedirler. Tutarlı ve güçlü sivil toplum örgütlerinin çoğu zaman, devletin kararları, toplumsal gündem ve dönüşümler konusunda etkin olduğu, özellikle insan haklarının korunması ve savunulması konusunda başvuru kaynağı olduğu bilinmektedir. Devlet egemenliğinin korunmasında duyarlı olduğu kadar halk egemenliğinin oluşması ve korunması konusunda da çaba gösteren sivil toplum örgütlerinin, toplum içindeki azınlıkların veya hukukunun gözetilmesi gereken toplumsal grupların hakları konusunda da hukuk çerçevesinde çalışmaları bulunmaktadır (Tsutsui ve Wotipka, 2004, 601). Bu tür örgütler, devletle uzlaşamadıkları noktada silahlı çatışma yoluna da gitmektedirler.

Ülkeyi, uzak yörelere ulaşmaktan uzak kalıp, ancak kendini görebildiği bir noktadan yönetmeye çalışan yönetim gibi; yalnızca bir merkezden yönetilen ve hareket alanı belirli bir alandan dışarı çıkamayan kitle iletişim araçları da belirgin bir erksizlik içinde çalışmaktadır. Akıl sahibi insanlar, seslendikleri coğrafyanın her köşesinin sesini seslendiremeyen, Hakkâri’nin, Tunceli’nin, Bingöl’ün, Bitlis’in, Ağrı’nın, Van’ın niceliğini yansıtamayan kitle iletişim araçlarının, yalnızca kendi çıkarlarına araç olduğundan kuşku duymamaktadır. Milli Mücadele döneminde, mücadeleyi, Mustafa Kemal’in inancını, halkın inanılmaz gayretini büyük bir içtenlikle destekleyen Anadolu basınının çabası ise tarih kitaplarında imrenilen bir bilgi olarak kalmaktadır. Bütünün uzağında tutulmuş doğu, devletten olduğu gibi, kitle iletişim araçlarının çalışmalarından da desteğini esirgemiştir.



Coğrafi bir tanımlamadan çok gelişmişlik düzeyi nedeniyle “doğu” olarak anılan bölge genellikle Ağrı, Hakkâri, Erzincan, Erzurum, Kars, Tunceli, Bingöl, Muş, Bitlis, Van, Adıyaman, Malatya, Elazığ, Siirt, Gaziantep, Şanlıurfa, Diyarbakır ve Mardin’i içine alan 18 ilden oluşmaktadır (Cem, 2007, 448). Türkiye yüzölçümünün yüzde 30’unu kapsayan ve nüfusun yüzde 20’sini barındıran bu 18 ilin oluşturduğu Doğu Türkiye, Cumhuriyet döneminde olduğu gibi Osmanlı bütününün de kaynaşmış bir parçası olmamıştır. İmparatorluğa katılan topraklarda devletin geleneksel mülkiyet düzeni uygulanıp tımar sahipleri aracılığıyla devlet otoritesi uzak köşelere götürülürken, Doğu Anadolu bu sistem içinde istisna olarak kalmıştır. İmparatorluğa bağlanmakla birlikte toprak mülkiyeti düzeni değişmemiş, feodal özellik taşıyan beylerin egemenliği kesintisiz devam etmiştir.

Halkının tümü Alevi ve büyük ölçüde Kürt kökenli yurttaşlardan oluşan Tunceli, feodal yapının en katı kurallarıyla uygulandığı illerden biridir. Milli Mücadele ve Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki Koçgiri, Şeyh Said, Ağrı, Sason, Pülümür, Dersim ayaklanmaları gibi olaylar da tümüyle yöreye özgü aşiret düzeninin özerkliğinin korunması ve sürdürülmesi amacıyla ortaya çıkarılan ve körüklenen olaylardır. Osmanlı’dan bu yana otorite dışı yaşamaya alışık olan Tunceli halkı, yönetimin gerektirdiği kuralları çoğu zaman yerine getirmemiş, Osmanlı Rus Savaşı’ndan sonra asker vermemiş, vergi ödememiş, talan ve soygun aşiret ağalarının önderliğinde bir geçim kaynağı olarak sürdürülmüştür (Öz, 2004, 135). Çok sık medya haberlerine ve dizilerine de konu olmayan Tunceli, doğal olarak kendini Türkiye sınırları dışında görmektedir.

Devlet, artık kitle iletişim araçlarının varlığını ve çalışmalarını da kapsayan bir örgütlenmedir. Kitle iletişim araçları, magazin içeriklerinden daha çok devletin varlığından, demokrasinin işleyişinden, hukuktan sorumludur. Bireyler, haklarını savunan bir devlet kadar, haklarını gözeten ve seslerini dile getiren kitle iletişim araçları istemektedir. 21. yüzyılın Türkiye’sinde çocuklarına, kendi dillerinde isim koymalarını yasaklayarak Kürtleri kendine düşman eden; Osmanlı’dan bu yana tortulaşmış bir Sünni geleneği sürdürerek Alevileri kendine düşman eden; kavramları anlamaya aklı yetmediği için başörtüsünü yasaklayarak dindar insanları kendine düşman eden; Türkiye’yi yalnızca Türk ırkının kurduğu ve sahiplendiği bir ülke olarak tanımlayıp, Anadolu’nun renkli unsurlarını dışarı iterek kendine düşman eden bir devlet istenmemektedir. Aynı duyarlılık ve hukuka saygı, çağın en ileri teknolojisini kullanan kitle iletişim araçlarından da beklenmektedir.

Doğu bölgesindeki sosyal yapının karakteristik özelliği, ekonomik ve sosyal bakımdan kendi içine kapalı, kuvvetli bir grup dayanışmasının bulunduğu gelenekçi köy cemaatlerinden meydana gelmesidir. Böyle bir toplumsal karaktere sahip bölgede otorite ve prestijin geniş etkisi, mahiyeti, otorite ve prestij sahibi kişi veya zümrelerin kimliği de kendiliğinden önem kazanmaktadır (Erkal, 1978, 143). Doğunun batıdan ayrımı büyük ölçüde, teknik olanaklar, fiziki veya maddi koşullardan çok, doğu halkının yaşam felsefesi, inançları ve değerleriyle ortaya çıkmaktadır. Gerek devlet, gerekse ortak değerleri üretme yeteneğine sahip kitle iletişim araçları bu farkı görmedikçe, devletin egemenliği de kitle iletişim araçlarının gücü de uzak yörelerde, “bir başkası”nın cılız sesine dönüşmektedir.

Devletten ödenek alanlar da içinde olmak üzere, tüm kitle iletişim araçları parasal kaygılarla çalışmakta, bir anlamda tecimsel kurumlar olarak etkinlik göstermektedir. Ancak kitle iletişim araçlarının yaptıkları iş bir kamu görevidir, çünkü kamuya seslenmekte ve kamu üzerinden para kazanmaktadırlar. Bu nedenle, ulusal yayın yapan kitle iletişim araçlarından, toplumun tümünün yaşamını kapsayan, toplumsal grupların hepsinin görüşlerini dillendiren yayınlar yapması beklenmektedir. Gazetelerin, ancak öğleyin bayilere ulaştığı Van’da, güncel haberlerin en erken ikindi zamanı okunabildiği Hakkâri’de yaşayanlar, rastladıkları ulusal gazetelerin, kendi ülkelerinin gazeteleri olduğundan kuşku duymaktadır.

Toplumsal gereksinimleri, özellikle de devletin yetersiz kaldığı alanlardaki gereksinimleri karşılamak amacıyla toplumsal grupların oluşturduğu sivil toplum örgütleri, bazı durumlarda azınlıkların veya kendini baskı altında hisseden, güven isteyen grupların gereksinimlerini karşılamak üzere ortaya çıkmakta; çıkarlarının devletin kararlarıyla çatıştığı noktalarda da devletle çatışmaya girebilmektedir (Charnovitz, 2006, 368).

Bütünlükten, ortak kültürden, ulus devletten söz etmek için, ülkenin tümüne seslenen kitle iletişim araçlarının, “ortak” veya “yoldaş” dediği her bireyin sesini eşit olarak yansıtması gerekmektedir (Cereci, 2008, 120). Yalnızca İstanbul’da yaşanan renkli yaşamları programlarına konu edinen, yalnızca Ankara’da gelişen olayları haberlerin içeriğinde kullanan, Türkiye’yi salt Ankara’nın batısından ibaret gören kitle iletişim araçları da, Ağrı’da, Muş’ta, Bingöl’de, Bitlis’te, Tunceli’de, Hakkâri’de, Şırnak’ta, Van’da yaşayanlarca bir başka ülkenin araçları olarak değerlendirilmektedir. Devletin irade gösteremediği yörelerde terör örgütü yönetim boşluğunu doldurmaya çalışırken, kitle iletişim araçlarının egemen olamadığı alanda da kitle iletişim araçlarının seslendiği kitle kuzgun rolünü çalışmaktadır.

Kaynaklar

  • CEM, İsmail (2007). TÜRKİYE’DE GERİ KALMIŞLIĞIN TARİHİ. 17. Basım. İstanbul: Can.
  • CERECİ, Sedat (2008). “Ortak Kültürün Aracı: Medya”. BROADCASTERINFO. Mayıs 2008. Sa: 52. S. 120-121.
  • CERECİ, Sedat (2008). “Kamera, Mikrofon, Ekran: Demokrasinin Araçları”. BROADCASTERINFO. Aralık 2008. Sa: 58 S. 110-111.
  • CHARNOVITZ, Steve (2006). “Nongovernmental Organizations and International Law”. The AMERICAN JOURNAL of INTERNATIONAL LAW. Vol. 100. No: 2. S. 348-372.
  • ERKAL, Mustafa (1978). BÖLGELERARASI DENGESİZLİK ve DOĞU KALKINMASI. 2. Baskı. İstanbul: Şamil.
  • KILIÇ, Cevdet (2009). BİLGELİK HİKAYELERİ. 46. Baskı. İstanbul: İnsan.
  • ÖZ, Baki (2004). DERSİM OLAYI. İstanbul: Can.
  • TSUTSUI, Kiyoteru ve WOTIPKA, Christine Min (2004). “Global Civil Society and the International Human Rights Movement: Citizien Participation in Human Rights International Nongovernmental Organizations”. SOCIAL FORCES. Vol. 83. No: 2. S. 587-620.
  • VELİDEDEOĞLU, Hıfzı Veldet (1990). “İnsan Hakları ve Türkiye 4. Kürt Sorunu. 18 Şubat 1990. S. 2.