| Sinema Tarihi (12. Bölüm) |
|
|
|
|
Sessiz sinema güldürüsünü, kaba itişmelerin, düşüp kalkmaların yarı fantastik dünyasından, yaşanan gerçek dünyaya indiren sanatçıların başında gelir. Mekanik insanın yerine yaşayan sıradan insanı koyup, onun iç dünyası ve duyguları aracılığıyla komedinin seyirciyle yeni bir ilişki kurmasına öncülük eden Chaplin, yarattığı serseri ‘küçük adam” karakteriyle, önce “slapstick” yerine aldatmacaya dayalı görsel şakalarını kullanmış, sonra da dönemin eleştirisini yapan satirleri gerçekleştirerek güldürünün ciddiye alınan bir tür olarak saygı görmesini sağlamıştır. Yalnızca anlık kahkahalar yaratmaya yönelik güldürü geleneğinin dışına çıkarak, komediyi bir anlamda araç haline getirmeyi başarmıştır.
Chaplin, açıklamak istemediği Yahudiliği, bazılarına radikal gelen dünya görüşü ve maceralı özel yaşamıyla, tutucu çevrelerin tepkisini çektiğinden, adını dedikodulardan hiç kurtaramadı. Ama kısa zamanda dünya çapında bir şöhrete ulaşan sayılı sanatçılardan biri olarak sinema tarihine geçti. 1
Rehabilitasyon merkezinden çıktıktan kısa bir süre sonra Hannah’nın hastalığı yeniden nüksedince çocuklar bu sefer genel olarak workhouse olarak adlandırılan ve oldukça kötü şartları ile bilinen bakımevlerinden birine yollandılar. Londra’nın doğusundaki Lambert adlı bölgede bulunan bu bakımevindeki günler annesi ve kardeşinden ayrı kalan ve yaşı bir hayli küçük olan Charlie için hayli güç geçmişti. Chaplin’ in Walworth ve Lambert’te geçirdiği bu yoksulluk günleri onda derin izler bırakacak ve ileriki yıllarda filmlerinde seçtiği mekân ve konularda sık sık kendini gösterecekti.
Hannah, çocukları tarafından ABD’ye getirildikten 7 yıl sonra 1928’de Hollywood’da yaşamını yitirdi. Babaları farklı olan Charlie ve Sydney’in, anneleri Hannah üzerinden 1901 doğumlu Wheeler Dryden adlı bir kardeşleri daha vardı. Dryden, annesinin ruhsal rahatsızlıkları nedeniyle babası tarafından Hannah’dan uzak tutulmuş ve Kanada’da yetiştirilmişti. 1920 ortalarında annesini görmek için ABD’ye giden Dryden, daha sonraları kardeşleri ile film projelerinde çalışmış ve Chaplin’in asistanlığını yapmıştır. Sydney Chaplin’in 1906’da dönemin ünlü Fred Karno kumpanyasına katılmasının ardından Chaplin de, 1908’de onu izleyerek bu topluluğa katılmayı başardı. Chaplin gezici Karno kumpanyası ile 1910 - 1912 arasında ABD’ye turneye çıktı. İngiltere’ye dönüşünden sadece beş ay sonra yine Karno ile birlikte 2 Ekim 1912’de yeniden ABD’ye gitti. Bu seferki turda, daha sonra Laurel ve Hardy ikilisinden Stan Laurel’i canlandıracak olan Arthur Stanley Jefferson ile birlikte çalıştı ve aynı odayı paylaştı. Bir süre sonra Stan Laurel İngiltere’ye dönerken, Chaplin ABD’de kaldı ve Karno ile turneye devam etti. 1913’teki bir gösteri sırasında Mack Sennett’ın dikkatini çekince onun sahibi olduğu Keystone Stüdyoları ile bir anlaşma yaparak onun ekibine katıldı. Böylece 2 Şubat 1914’ te Henry Lehrman yönetmenliğinde sessiz bir film olan Making a Living adlı tek makaralık filmde rol alarak yeteneğini tam anlamıyla gösterebileceği sinemaya adım atmış oluyordu. Chaplin; iddialı tavırları ve bir İngiliz olmasından kaynaklanan yabancılığı ve bağımsız karakteri nedeniyle başta Mack Sennett tarafından şüpheyle karşılansa da kısa süre içinde yeteneğini ispatlayıp yerini sağlamlaştırdı. Keystone ile birlikte çalıştığı bir yıl boyunca 35 filmde oynamıştır.
Chaplin, hayat hikayesini şöyle özetler. “Oyuncu Chaplin’in oğlu, ben Charles Spencer Chaplin, 16 Nisan 1889’da Londra’da dünyaya geldim. Babam usta bir güldürü oyuncusuydu, annem operet şarkıcısıydı, daha sonra varyete tiyatrolarında da çalıştı. Çocukluk yıllarımı Londra’nın yoksullar mahallesi Bast Side’da geçirdim. Babam kendini içkiye verince, evde ocak kaynamaz oldu. Sıcak bir çorba için kardeşim Sidney birçok kez yardım kurumlarının kapısını çalmak zorunda kaldı. Ben onunla gidemiyordum, çünkü ikimiz aynı pabuçları ortaklaşa kullanıyorduk. Babam, bizi büyük bir yoksullukla baş başa bırakarak öldü. 6 yıl boyunca çalmadığım kapı kalmadı. Arabacılık yaptım, geceleri değişik yerlerde sabahladım. Sonunda annem bir iş buldu ama çok geçmeden yeniden parasız kaldık. Kardeşim Sidney elinden geldiğince bize yardımcı olmaya çalışıyordu. Ama onun da canına yetti, Güney Amerika’ya gitti, garsonluk yapmak için. Sonunda bir tiyatro kumpanyasına girdim. 14 yaşındaydım. Elimden geleni yapıyordum, çünkü ölüm kalım sorunuydu bu iş. Beni beğenmeyecek olurlarsa ikimizin de (annemle ben) yeniden aç kalacağımızı biliyordum. Beğenirlerse, ikimiz de her gün bir tas sıcak çorba içebilecektik. Tiyatroya yabancı sayılmazdım Daha önce de The Eight Lancashire Lads topluluğunda sahneye çıkmıştım. Ama bu kez bir rol vermişlerdi bana, konuşuyordum, seyirci de beni dinliyordu. Kadroya alınmayı başardım. Böylece (her oyuncu için kaçınılmaz olan) İngiltere’nin dört bir yanındaki salaş tiyatrolara uzanan bir gezgincilik dönemi başladı. Ama annem de, ben de, açlık çekmiyorduk artık. 19’a Club (Bir Londra Kulübünde Bir Gece) adlı revüde sarhoş rolü oynuyordum. Oyun çok tuttu, yüzlerce kez sahnelendi, Avrupa’nın her yerini dolaştık. Sonunda Fred Karno Amerika’ya da gitmeye karar verdi. 1911’de ABD’ye gidip, yüzlerce kentte oynadık. Artık haftada 100 dolar kazanıyordum. Beni sahnede gören, geleceğin ünlü güldürü ustası Mack Sennett, 125 dolar haftalıkla bana Keystone Film Company’de iş verdi. Kimsenin dikkatini çekmeyen bir sürü kısa güldürü filmi çevirdim. Daha sonra New York’ta kısa filmler çektim. Halk bunları beğenince, tanesini 2000 dolara satmayı başardım. 11 yıl sonra, bu kısa filmlerin on birinin satışından bir milyon dolar elde edecektim. Başarıya ulaştım. Filmlerim dünyanın her yerinde gösteriliyordu. Kendi yapımevini kuran ilk oyuncu oldum. Hollywood’da bir stüdyo yaptırıp, kendi adıma çalışmaya başladım. Bir yıl sonra Mary Pickford, Douglas Fairbanks ve yönetmen Griffith ile birlikte United Artists Corporation’i kurdum. 1920’de ilk kez uzun süreli bir film yaptım (Jackie Coogan’ın da oynadığı The Kid / Yumurcak). Bu filmi The Pilgrim (Hacı, 1922), A Woman of Paris (Parisli Kadın, 1923) The Gold Rush (Altına Hücum 1925) The Circus (Sirk, 1928) izledi. 3 yıl çalıştım bu filmler için. İki kez evlendim: İlk karım Mildred Harris, ikincisi Lita Grey. Hepsi bu kadar.” Bu yaşam öyküsünü tamamlamak için Chaplin’in annesinin akıl hastanesine kaldırıldığını, iki evlilik daha yapacağını (Paulette Goddard ve Oona O’Neill ile) ve City Lights’tan (Şehir Işıkları, 1931) Limelight’a (Sahne Işıkları, 1952) uzanan bir dizi şaheser üreteceğini eklemek gerekir.
Chaplin Sahne lşıkları’nın Londra prömiyeri için Avrupa’ya gittiğinde FBI, Chaplin’in bir yabancı olarak aldığı Amerika’ya giriş iznini Adalet Bakanlığı aracılığıyla iptal ettirdi. Yaşamının geri kalanını Avrupa’da geçirecekti; 1972’te onur Oskar’ını ve Hollywood’un kefareti gibi görünen dalkavukça övgüleri almak için kısa süreliğine Amerika’ya döndü. l953’ten itibaren İsviçre, Vevey’deki evine yerleşti; karısı Oona O’Neill ve 8 çocuğuyla orada yaşadı.
Sürgünde de çalışmaya devam etti. İnişli çıkışlı bir film olan New York’ta Bir Kral (1957), Amerika’nın Mc Carthy’ci paranoyasıyla alay ediyordu. Marlon Brando ile Sophia Loren’in oynadığı son filmi Hong Konglu Kontes’e (1967) basının çok az ilgi göstermesinden incinmesine karşın Chaplin neredeyse ölümüne kadar The Frcak isimli yeni bir proje üzerinde çalıştı. Ayrıca iki otobiyografi kitabı çıkardı ve eski sessiz filmleri için müzikal besteler yaptı. l975’te şövalye unvanı alan Sor Charles Chaplin 1977 Noeli’nde öldü.
Son yıllarda Chaplin’in başarısı, tarihsel bakış açısından yoksun ya da l940’ların çamur atma kampanyalarından etkilenen eleştirmenler tarafından kimi zaman küçümsenmiştir. Chaplin’in popülerliği Hollywood’un zenginliğine ve Birinci Dünya Savaşı döneminde dünya çapında öne çıkmasına epey katkıda bulundu. Kaba güldürüye getirdiği incelikli zeka ve beceriler, entelektüelleri sanatın tümüyle popüler bir eğlence içinde var olabileceğini ve sinemanın başlangıçta saygınlık kazanmak için başvurduğu çekingen “sanatsal” yapımlardan ibaret olmadığını kabul etmeye zorladı. l910’lar ve 20’lerde, Chaplin’in düşman ve adaletsiz bir dünyaya karşı büyük bir cesaretle savaşan Serseri’si, sinemanın ilk kitlesel izleyicisi olan ayrıcalıksız milyonların uğuru ve savunucusu oldu. 2
Chaplin, mesleğin püf noktalarını, ayaklarını sağa sola açarak yürümeyi, duygularını yüzüyle açığa vurabilmeyi, vücudunu ustalıkla kullanabilmeyi Fred Kamo ile çalışırken öğrendi. Henry Lehrman’ın yönettiği ve Mabel Normand ile birlikte oynadığı ilk filmi Making a Living’ten (Ekmek Parası, 1914) sonra oynadığı ikinci filmi Kid Auto Races at Venice’te (Venedik’te Otomobil Yarışı, 1914) kendisini üne kavuşturacak kılığa büründü. Chaplin’in bu kılığı, önceden tasarlamadan Keystone’daki başka oyuncuların eşyalarını giyerek ortaya çıkardığı söylenir. Bol pantolon Fatty Arbuckle’in, dar ceket Charles Avery’nin, melon şapka Arbuckle’ın kayınbabasının, partal pabuçlar Ford Sterling’indir. Bıyık ise Mack Swain’in bıyığından esinlenmiştir. “Şarlo” tipi doğmuştur ama Chaplin’in ilk filmleri, Mack Sennett’ın başka güldürü oyuncularının filmlerinin benzeri olmaktan öteye gitmez. Mack Sennett için, filmin yapısı büyük bir hızla anlatılan bir öyküye ve birbirini izleyen gülütlere öncelik tanıdığı için, kişilerin ruh dünyalarına eğilmek söz konusu değildi. Oysa Chaplin’in insancıl bakışı, ele aldığı kişilerin iç dünyalarına dayanacaktı.
The Tramp (Serseri, 1915) ve The Bank’in (Banka, 1915) ardından çevirdiği Police’te (Şarlo Hırsız, 1916) ilk kez toplumsal eleştiriye de yer vererek, The Kid (Yumurcak, 1921), The Pilgrim (Hacı, 1923) gibi filmlerinin ipuçlarını verdi. Bu dönem filmlerinde Şarlo kimliği artık olgunlaşmaya başlar, güldürü Şarlo’nun içinde bulunduğu durumdan kaynaklanırken, insancıl boyut artar ve Şarlo’nun yalnızlığı belirginleşir, Şarlo, acımasız toplumsal şartların karşısına çıkardığı engelleri, kimsenin yardımı olmaksızın, aklını ve becerisini kullanarak ve biraz da talihinin rast gitmesiyle aşacaktır. Güldürünün yanı başında, artık toplumun olumsuz yanlarına da değinmekten kaynaklanan hüzün de yer almaya başlamıştır. 10 bin dolar haftalıkla Mutual’e geçmesi, Chaplin’in meslek yaşamında ileriye doğru bir başka adım oluşturdu. Chaplin, Mutual’de 16 ayda 12 film çekti. Usta bir oyunculuğun öne çıktığı ve güncel olaylara göndermelerin yer aldığı bu filmlerden One a.m.’de (Geceyarısı Bir, 1916) evine sarhoş dönen Chaplin, kapının kilidiyle, halılarla, ev eşyalarıyla boğuşur. The Pawn Shop’ta (Tefeci, 1916) bir müşterinin çalar saatini paramparça eder. Easy Street (1917) bir kenar mahalle yaşamına ilişkin keskin gözlemlere dayanır, mahallede kol gezen yoksulluk ve korku ele alınır. Mutluluk peşinde Amerika’ya göç edenlerin gemiyle yolculuğunu konu edinen The Immigrant (Göçmen,1917), yolculuk koşullarını aktarırken, düşlenen mutluluğun yine yoksulluk, işsizlik, yalnızlık getireceğini vurgulayarak toplumsal eleştirinin yoğunluğunu artırır. 30 dakika uzunluktaki filmde Chaplin süreyi son derecede akılcı bir biçimde kullanır. Geminin güvertesi tıklım tıklım görünse de, Chaplin yalnızca 16 figüran kullanmıştır. Güvertenin sallanması Şarlo’nun ünlü yürüyüşüne yeni bir boyut getirirken, poker sahnesindeki kağıt hileleri aynı ustalığı sürdürür. Özgürlük Anıtı görülür görülmez iplerin arkasına itilen göçmenler, dev bir kentin umursamazlığı içinde, bir hayvan sürüsü gibi gemiden indirilirler. Şarlo’nun lokantada şapkasını çıkartması gerektiğini bilmemesi, yemek listesini okuyamaması, büyük kent geleneklerine yabancılığı vurgulayan anlamlı sahnelerdir. Eski bir kürek mahkumunun öyküsünü anlatırken baskıcı bir toplum düzenini de gözler önüne seren The Adventurer (Şarlo Pranga Mahkumu, 1917) için de, aynı yargıya varılabilir. Chaplin’in 1918 yılında bu kez First National adına yönettiği A Dog’s Life (Bir Köpeğin Yaşamı) ile Shoulder Arms (Şarlo Asker) ise bireyin belirli bir toplumsal ortamdaki davranışını daha derinlemesine inceler. Şarlo ile köpeğinin yaşam koşulları arasında benzerlik kuran Bir Köpeğin Yaşamı, gülünç durumları günlük gerçeklerin gözlemlenmesinden çıkarır. Sennett okulunun anlayışı artık yok olmuş, ezilen bir genç kızla, toplumun baskısı karşısında çaresiz, iyi yürekli erkek teması öne çıkmıştır.
Sıradan bir davranışın, rastgele bir olayın zincirleme tepkilere yol açtığı kendine özgü dünyayı, Chaplin Altına Hücum’da bırakır. Bu dünyadan sıyrılarak, içinde yaşadığı topluma karışır. Bundan böyle, kendisinin yarattığı bir dramın baş kişisi değil, kendisini aşan bir tragedyanın rastgele kişilerinden biridir. Artık Chaplin tipten mitosa geçmiştir. Güldürü yüzeysel bir kabuk gibidir bundan böyle, kabuğu kazıyınca altındaki dram ortaya çıkacaktır. Sirk’in, güzel kıza aşık olan palyaço öyküsü, bilinen bir konudur. Yankesici sandıkları için peşine düşen polislerden kurtulmak için bir sirk çadırına giren Şarlo, kendini sahnede bulup da seyircileri kahkahaya boğunca, sirkte iş bulur ve sirk sahibinin güzel kızına gönlünü kaptırır. Konu bilinen bir konu olsa da, umutsuz bir aşkı, karşılıksız iyiliği, özveriyi ve yalnızlığı, o yıllar sinemasının hiç bilmediği bir biçimde ele alır. Güldürü, ancak Chaplin’in ulaştırabileceği bir sonuca ulaşır. Sökülen sirk çadırının yerindeki Şarlo, sanki özverisinin (sevdiği kızın cambazı sevmesini hoşgörüyle karşılamıştır) değerlendirmesini yaparken, yüzünde benzersiz bir hüzün belirir. Ama çok sürmez. Şarlo’nun daha iyi bir dünya özlemi ağır basar. Düşlerinin simgesi kağıt yıldızı buruşturup, bir tekmede uzaklara savurduktan sonra, kendisine yeni umutlar sağlayacak uzun yolda yürümeye koyulur. Bir sonraki durağı, City Lights (Şehir Işıkları, 1931) olacaktır.
Chaplin’in, sinemaya ses öğesi girdikten sonra çekmesine karşın, konuşmaya yer vermeyip yalnızca bir müzik kuşağı eklemekle yetindiği Şehir Işıkları, artık bir sinema klasiğidir. Gözleri görmeyen bir çiçekçi kız, sarhoş olunca kötü yanlarından arınan bir milyoner ile kızın gözlerini açtırmak için milyonerin parasını kullanıp hapse girmeyi göze alan Şarlo arasındaki ilişkiler, kahkahayla hüznü ustaca birleştirirken, toplumun bireyi nasıl ezebildiğini de vurgular. Milyonerin sarhoşken Şarlo’ya sarılıp, ayılınca kovduğu, Şarlo’nun boks yaptığı, çöp topladığı sahnelerdeki dayanılmaz güldürüye karşın, film içerdiği hüzünle klasikleşir. Mahallenin çocuklarınca alaya alınan, hapisten yeni çıkmış, bastonsuz kalmış Şarlo’yu tanıyan çiçekçi kızın yüzündeki şaşkınlığa, Şarlo’nun gözlerinde, acıyla sevincin iç içe geçtiği benzersiz bir bakış karşılık verdiğinde, sinema tarihinin unutulmayacak görüntülerinden birini yaratmış olur Chaplin. Barış ve Refah Anıtı’nın açılış töreninde, anıtın örtüsü kaldırılınca, altında uyuyan Şarlo görüntüsü ise hiç kuşkusuz 1930 bunalımına açık bir göndermedir. Sevdiği kızı, gözlerini açarak mutluluğa kavuşturan Şarlo, kendi mutluluğunu yıkmıştır. Şarlo’nun mutluluğu ancak kafasının içindedir. Gerçeklerle karşı karşıya gelmek bu mutluluğu paramparça eder. Daha önceki filmlerinde Şarlo terk edildiğinde yeni bir umutla yola koyulurdu. Bu filmde ise hüzün, umudu da yok eden bir yıkılmışlığa ulaşır. Ama Şarlo’nun yıkılmışlığa tepkisi yaman olacaktır. Chaplin bir sonraki filmi Modern Tımes’da (Asri Zamanlar, 1936), 1930’ların toplum düzenini acımasız bir biçimde eleştirdikten sonra Şarlo tipini noktalayacak ve sinema tarihinin benzersiz siyasal taşlaması The Great Dictator’ı (Büyük Diktatör,1940) çevirecektir.
Chaplin’in güldürü ustalığının temelinde insan yapısını çok iyi tanıması yatar. Gülünç ve sıkıntılı bir duruma düşmüş bir insanın, seyircinin ilgisini çekeceğini bilir Chaplin. Sözgelimi, rüzgarın bir kadının başındaki şapkayı uçurması gülünç bir durum değildir. Gülünç olan, kadının saçları darmadağınık, giysisinin etekleri havalanarak şapkanın peşinden koşmasıdır. Hele zor duruma düşen sıradan bir insan değilse, güldürü etkisi daha da artar. Şarlo güldürülerinde, polisler ikide bir su dolu çukurlara düşer, boya tenekelerine çarpıp tökezler, otomobillerden düşerler. Otoriteyi simgelemekle böbürlenen kişilerin zor duruma düşmesi, seyirciyi, aynı olayların sıradan bir yurttaşın başından geçmesine oranla çok daha fazla güldürür. Gülünç duruma düşüp de, bunun bilincinde olmayanlar, Şarlo filmlerinin bir başka güldürü öğesini oluşturur. Bu durumun en güzel örneği sarhoşlardır. Körkütük sarhoş oldukları halde, ağızlarına bir damla içki koymadıklarını söylerler. Ağırbaşlı olmaya çalışırlar. Ağırbaşlılık, Şarlo’nun temel ilkelerinden biridir. Ne denli gülünç duruma düşse, yüzükoyun yere kapaklansa bile, başlıca kaygısı bastonunu yerden almak, melon şapkasını giymek, boyunbağını düzeltmek olur. Baston, Şarlo tipinin ayrılmaz bir parçasıdır. Şarlo, bastonu başlı başına bir gülme öğesi kılar. Baston sık sık birinin ayağına takılır, birini omuzundan yakalar. Şarlo birine seslenecek, onun omzuna dokunacak yerde, bastonuyla onu kolundan çeker.
Bastonuyla salına salına ama ciddi bir tavırla yürüyen Şarlo, ağırbaşlı bir centilmen izlenimi uyandırır. Dış görünüşüyle çelişen bu “seçkinci” davranış, başlı başına bir güldürü öğesidir. Karşıtlıklar ve çelişkiler de Chaplin güldürüsünün temelinde yer alır. Seyirci iyi ile kötü, varsıl ile yoksul, talihli ile talihsiz arasındaki çelişkiyi sevdiği gibi, birkaç dakika içinde hem gülmekten hem de hüzünlenmekten hoşlanır. Şarlo’yu kovalayan polis hep iriyarıdır, üstelik beceriksizdir. Şarlo ise çeşitli cambazlıklar yapar, polisin ayaklarının arasından bile geçip gider. Şarlo’ya kötü davrananlar da hep iriyarı olur. Seyircinin güçsüzden yana olduğunu bilen Şarlo, bu gibi durumlarda omuzlarını indirir, yüzünü kırıştırır, ağlamaklı bir görünüşe bürünür. Beklenmedik davranış seyirciyi güldürdüğünden, Şarlo önce seyircinin beklediği gibi davranır, sonra bunun tam tersini yaparak güldürür. Seyirci, Şarlo’nun bir yolu yürüyerek gideceğini sandığı anda, Şarlo bir otomobile atlar. Chaplin güldürü ustasıdır ama aşırı güldürmekten kaçınır. Seyirciyi dakikalar boyunca güldürmeye, yer yer kopan içtenlikli kahkahaları yeğler. Fransız sinema kuramcısı Louis Delluc, Chaplin’i Molire’e, sinema yazarı Elie Faure ise Shakespeare’e benzetir. İkisi de haklıdır. Çünkü Chaplin sinemanın, güldürüyle hüznü birleştirmeyi başaran tek ustasıdır.4
Chaplin, sürprizlerinin yanı sıra, gerilim filmlerinin çarpıcı ögelerinden biri olan “tehlikeyi karakterin bilmemesi” durumunu da güldürülerine katmıştı. Seyirci, genellikle polis olan tehlikeyi önceden görür ve kahramanın habersizliğine hem güler hem de onun namına endişe duyar. Örneğin Yumurcak’da, iki kahramanın polisten kaçıp kurtulduklarını sandıkları an polis, arkalarında aniden beliriverir. Çerçeve içindeki düzenleme (bir duvarın kenarından kameraya bakan Şarlo ve Kid, arkalarında kolları belinde polisin kızgın yüzü), istenilen etkiyi yaratacak denli başarılıdır.
Chaplin, kamera hareketlerinden, değişik kamera açılarından kaçınıyor, çoğunlukla boy çekimlerine yer veriyordu. Kamerayı yalnızca, eylemleri yazımlayan bir araç olarak görmekteydi. Uzun çekimler boyunca, insan gözü yüksekliğine yerleştirilmiş olan kameranın önünde durumlar ve “gag”lar sıralanarak tüketiliyordu. Lüzumsuz ayrıntılar görüntülenmiyor, anlatımda tasarruf sağlanıyor, teknik işlemlere ancak tümüyle işlevsel olduğu zaman başvuruluyordu.
Chaplin mükemmelin peşinde koştuğundan, bol film kullanmaktan, projelerini, en iyi etkiyi verecek sahneleri geliştirinceye dek ertelemekten çekinmiyordu. 1-2 dakikalık. “gag”lar için bile metrelerce film harcıyor, çektiklerinin hiçbirini ‘kullanmadığı oluyordu. Chaplin bütün yaratıcı yönetmenler gibi filmlerinin tüm üretim aşamalarında denetimi elde tutuyordu. Özellikle uzun filmlerine yaptığı, müziklerle besteci yanını da sergilemişti.
Chaplin’in “küçük adam” karakteri, 1920’li yılların Amerika’sında hakim olan neşeli, canlı ve iyimser hava ile bir ölçüde çelişki yaratmaya başlamıştı. Sınıf atlama rüyalarının yaygınlaştığı bu dönemde farklı bir komedi anlayışına, farklı bir karaktere gereksinim vardı. Bu talebi Harold Lloyd’un, başarı öyküleri anlatan güldürüleri karşıladı. Düzgün giyimli, nazik, geniş tebessümüyle temiz görünüşlü, yuvarlak bağa çerçeveli gözlükleriyle, orta sınıftan genç bir adam tipini yaratan Lloyd kısa sürede yaygın bir beğeni kazandı ve 1920’lerde Chaplin’in en güçlü rakibi oldu. Biraz aptal bile olsa, bin bir engelle bile karşılaşsa, tehlikeli anları aşıp başarıya ulaşan, istediklerini elde eden bu genç adam toplumsal talebe cevap olmuştu. Aynı zaman’da da onların rüyalarını yeniden üretmeleri için bir zemin hazırlamıştı.
Chaplin, “küçük adam”ı, 1940’larla birlikte tümüyle terk etti. Belki de, ona olan güvenini, toplumsal baskılara karşı durma konusundaki gücüne olan inancını yitirmişti. Belki de mesajlarını daha doğrudan, sözlü olarak vermeyi yeğlemişti. İlk sözlü bildirisini, Büyük Diktatör’deki kapanış konuşmasıyla iletti. Kardeşliği, barışı, özgüveni, bağımsızlık ruhunu yücelttiği bu konuşma biraz melodramatik bile olsa seyircilerini etkiledi. Sahne Işıkları’nda, güldürü geri planda kalmıştı. Umutsuz bir komedyenin yeniden hayata bağlanışı bir bakıma, kendisine yöneltilen saldırılara karşı direnişini dile getiriyordu.
Charlie Chaplin, yaşadığı sürece ve daha sonra, hem meslektaşları hem de öteki sanatçılar tarafından hayranlıkla anılan ender sanatçılardan biridir. Filmleri komik özelliklerini hiç yitirmedi. Yarattığı karakterle sinema seyircilerinin belleklerine yerleşti. En zoru başarmış, yıllara ve değişimlere dayanıklı güldürü filmlerini, “ yavaş yavaş, hissettirmeden kabul gören bir sanat dalı oldu” dediği sinemaya armağan etmişti. 5
Chaplin çok yönlü biriydi. Yazma, müzik ve spor ile ilgilendi. 4 kitap yazmıştır. “Yurt Dışında Trip”, “Komedyen Dünya Görüyor”, “Otobiyografi”, “My Life in Pictures” yanı sıra yazdığı hikayeler. Kendi kendine öğrenmesine rağmen başarılı bir müzisyendi. Keman ve çello çalardı ve birçok şarkısı yayınlanmış bir bestecidir. Ayrıca bazı filmlerinin de müziklerini yapmıştır. 7
Charlie’nin filmlerde mesleki başarı, özel hayatında mutsuzluk ve tartışmalı olmuştur . Mildred Harris ve aktris Lita Grey ile yaptığı iki evlilik, acı boşanma ile sona erdi. Paulette Goddard ile yaptığı üçüncü evlilik ise mutlu bir deneyim oldu. Oona O’Neill ile 1943 yılında yaptığı dördüncü evlilik Charlie’nin ölümüne kadar süren, mutlu ve en istikrarlı evliliği oldu.
Oğlu Michael’in de göründüğü, New York’ta Bir Kral (1957), bir aktör olarak ortaya çıktığı ve yaptığı son filmidir. Yönetmen olarak ise son filmi Hong Kong’lu Kontes’te (1966) başrollerini Marlon Brando oynamasına rağmen gişelerde başarısız oldu. Ancak her iki filmde de Charles Chaplin tarafından oluşturulan güzel müzikleri ile dikkat çekti.
1971 yılında Charles Chaplin film ömür boyu başarı için özel bir Akademi Ödülü almak için yıllar sonra ABD ‘ye gitti ve sıcak bir karşılama yaptılar. 1975 yılında Kraliçe Elizabeth tarafından şövalye oldu. Noel günü, 1977 tarihinde uykusunda huzur içinde öldü . Charlie Chaplin’in sessiz film çalışmaları kalmıştır ve restore edilerek yeniden keşfetmek ve tadını çıkarmak için gelecek nesiller için video ve DVD ~ Copyright © 2004 devredilmiştir.8
Charlie Chaplin, 100 yıla yakındır dünyayı güldürmekte, güldürürken de düşündürmektedir. Bütün zamanların en iyileri arasında yer alan filmleri ile de sinemanın unutulmazları arasındaki yerini almıştır.
Dipnotlar
Kaynaklar:
|






Sinemanın dahi komedyeni Şarlo, çok az sanatçıya layık olan şöhreti bularak unutulmazlar arasında yer almıştır. Günümüzde dahi zevkle seyredilen filmlerin unutulmaz oyuncusunun asıl adı Charles Spencer Chaplin olmakla beraber, yarattığı “Şarlo” (Charlo) karakteri ile özdeşleşti ve öyle anıldı.
Charles Chaplin (Şarlo), 16 Nisan 1889’da Londra’nın fakir semtlerinden biri olan East Lane, Walworth’ ta doğdu. Charlie’nin 3 yaşına bile gelmeden ayrılan annesi ve babası müzikhollerde ve çeşitli tiyatrolarda çalışan profesyonel sanatçılardı. Sahne adı Lily Harley olan annesi Hannah Harriet Pedlingham Hill (1865-1928) profesyonel olarak sahneye ilk kez 19 yaşında çıkmıştı. Annesi ve -başka babadan doğma- kardeşi Sydney Chaplin ile birlikte Londra’nın fakir semtlerinde çeşitli evlerde büyüyen Chaplin’ in yaşamı ruhsal dengesizlikler yaşayan annesinin durumunun kötüye gitmesi ile zorlaştı. Anne Hannah, 1894’teki bir sahne performansı sırasında sesini kaybetmiş ve hemen ardından yaşadığı ekonomik zorlukların da etkisiyle psikolojik sorunları artmıştı. Onun bir rehabilitasyon merkezine yatırılmasının ardından çocukları Charlie ve Sydney, metresiyle birlikte yaşayan babaları Charles Chaplin Sr.’in yanına yollandı. Charlie ve Sydney bu dönemde Kennington Road School’a gönderildiler. Charles Chaplin Sr, henüz 37 yaşındayken üstesinden gelemediği alkolizm nedeniyle hayatını kaybedecekti.
Sydney ve Charlie daha sonra aileden gelme yetenek ve alışkanlığın da etkisiyle tiyatrolarda ve müzikhollerde çalışmaya başladılar. Chaplin ciddi anlamdaki ilk sahne tecrübesini The Eight Lancashire Lads adlı grupta çalışırken yaşadı. 


Chaplin, gelişmekte olan bir ortama geleneksel tiyatro formları getirdi ve bu süreç içinde hem sinemayı hem de kültürü değiştirdi. Keystone’da komedyen ve yönetmenlik yaptı, müzik salonu yaptı, krokiler ve grafikler hazırladı ve şirket onunla hızlı evrim geçirdi. 







Chaplin, sinemasında son ana kadar seslerden ve renklerden kaçındı. Işık ve gölge onun sinemasında temel yapıydı ve seslere ihtiyacı yoktu. Sözle anlatmak yerine eylemlerle algılara süzülmeyi tercih etti. Her şey eylemin doğasında gizliydi. Doğru anda, doğru hareketle kendini sessizce ve dilediği gibi ifade edebiliyor, kendini kendinden dışlayarak tamamen rol karakteri ile bütünleşebilmeyi başarabiliyordu. Metot oyunculuğunun da ilk adımları Chaplin’den gelir. Anılarında, berber rolünü oynamadan önce müşterisi bol bir berber dükkânına gidip sırasını beklerken, berberin her halini saatlerce incelediğinden bahseder veya Şarlo’nun o unutulmaz yürüyüşünün İngiltere zamanlarına dayandığını anlatır. Bir meyhanenin kapısında arabaların atlarını tutmaya çalışarak biraz para kazanmaya çalışan bir sarhoşun acele ile yürürken topallaması Şarlo’nun yürüyüşüne esin kaynağı olmuştur.